Bir Şey Kendi Kendine Var Olabilir Mi? Toplumsal Cinsiyet, Çeşitlilik ve Sosyal Adalet Perspektifinden Bir İnceleme
“Bir şey kendi kendine var olabilir mi?” sorusu, felsefi ve toplumsal bir düzlemde çok derin bir anlam taşır. Ancak bu soruyu toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet açısından ele almak, farklı grupların yaşadığı gerçeklikle doğrudan bağlantılıdır. Ben de İstanbul’da yaşayan bir sivil toplum çalışanı olarak, sokakta, toplu taşımada ve işyerinde gördüğüm sahnelerden yola çıkarak bu soruyu gündelik hayatla bağdaştırarak incelemeye çalışacağım.
Bir Şey Kendi Kendine Var Olabilir Mi? Felsefi Bir Başlangıç
Felsefi anlamda, “Bir şey kendi kendine var olabilir mi?” sorusu, varlık ve bağımsızlık üzerine derin bir tartışmayı başlatır. Bu soru, her şeyin bir başlangıcı, bir nedeni olduğu fikrinden kaynaklanır. Ancak toplumsal hayatta, bu soru farklı açılardan ele alınabilir. Özellikle toplumsal cinsiyet ve çeşitlilik perspektifinden, bir şeyin “kendi kendine var olması” sadece bireysel bir gerçeklik değil, toplumun şekillendirdiği bir olgu olarak karşımıza çıkar.
Örneğin, sokakta yürürken, toplumun belirli bir bireyi ya da grubu nasıl gördüğü, onlara nasıl davrandığı, bir şekilde bu insanların kendi kimliklerini var etme biçimlerini şekillendiriyor. Toplum, bir insanın varlık biçimini belirlerken, o insanın “kendiliği”ne ne kadar yer bırakıyor? Yoksa bu “kendilik” gerçekten var olabilir mi, yoksa sadece toplumsal kurallar ve normlar tarafından biçimlendirilen bir kimlikten mi ibaret?
Toplumsal Cinsiyet ve Kendi Kendine Var Olma
Toplumsal cinsiyet, bireylerin kendiliklerini nasıl inşa ettiklerini, kimliklerini nasıl şekillendirdiklerini büyük ölçüde etkiler. Cinsiyet rolleri ve beklentileri, toplumsal yapılar tarafından belirlenir. İstanbul’un sokaklarında, işyerlerinde ve toplu taşımada, kadınların ve erkeklerin yaşamları, bu toplumsal cinsiyet normları tarafından sıkça şekillendirilir. Özellikle kadınlar, toplum tarafından belirlenen sınırlar içinde hareket etmeye zorlanır. Kadınlar, toplumsal baskılar nedeniyle kendilerini özgürce ifade edemeyebilirler.
Bir gün, sabah işe gitmek için toplu taşıma aracına bindiğimde, gözlerimle şunu gördüm: Bir kadın, yanında erkek bir arkadaşına nazaran, oturacak bir yer bulamadığında daha fazla yer arıyor, kendini geri planda bırakıyor, daha fazla alan kaplamaktan kaçınıyor. İçimdeki ses, “Neden böyle oluyor?” diye soruyor. Kadınlar, bu tür durumlarda toplum tarafından öğretilen “yer kaplamamak”, “görünmemek” gibi baskılarla mücadele ederken, kendilerine bir alan yaratmakta zorluk çekiyorlar. Bu durum, “Bir şey kendi kendine var olabilir mi?” sorusunun toplumsal cinsiyetle olan bağlantısını gösteriyor. Kadınlar, çoğu zaman kendiliklerini tam anlamıyla inşa edebilmek için bu baskılara karşı mücadele ederken, dışarıdan bakıldığında varlıklarını “kendiliklerinden” çok toplumsal beklentiler doğrultusunda tanımlarlar.
İçimdeki ses yine devreye giriyor: “Kadınlar neden kendi kendilerine var olamıyorlar? Neden hep toplum tarafından tanımlanmak zorunda bırakılıyorlar?” Toplumsal cinsiyetin bu baskıları, kadınların ve diğer toplumsal cinsiyet kimliklerinin kendiliklerini var etme süreçlerini ciddi şekilde etkiliyor.
Çeşitlilik ve Sosyal Adalet: Herkes İçin Bir Alan Var Mı?
Çeşitlilik ve sosyal adalet, bir bireyin kendini tam anlamıyla ifade edebilmesi ve varlık göstermesi için kritik bir rol oynar. Toplumda her bireyin kendine ait bir yer bulması, “kendi kendine var olabilmesi” ile ilgilidir. Ancak bu, bazı gruplar için çok daha zorlayıcı olabilir. İstanbul’da yaşamayı sürdüren bir genç olarak, sıkça gördüğüm sahnelerden biri de, kimlikleri toplumsal olarak dışlanan bireylerin yaşadığı zorluklardır. Özellikle LGBTQ+ bireyler, toplumsal kabul görme noktasında büyük engellerle karşılaşıyor. Birçok LGBTQ+ birey, kimliklerini açıkça ifade etmekte çekinir. Sokaklarda, toplu taşımada, ya da işyerlerinde farklı kimliklere sahip olmak, çoğu zaman ötekileştirilmekle sonuçlanır.
Bir gün, bir kafede karşılaştığım genç bir kadın, LGBTQ+ hakları için gönüllü çalışan biriyle sohbet ederken, ona şöyle demişti: “Kendi kimliğimi bulmak o kadar zor ki… Hep kendimi gizlemek zorunda hissediyorum. Kendi kendime var olmak istiyorum, ama bu toplumda bu çok zor.” Bu ifadede, toplumsal normların bireylerin varlıklarını nasıl sınırladığını ve kendiliklerini ifade etmelerini nasıl engellediğini görmek mümkün. Çeşitlilik, toplumun bir parçası olmak için temel bir hak olmalı, ancak bu hak, çoğu zaman sadece bazı gruplara tanınır.
Sosyal adaletin tam anlamıyla sağlandığı bir dünyada, her birey, kendi kimliğini ve varlığını özgürce ifade edebilmelidir. Toplumun bir arada var olması, her bireye bu fırsatı eşit şekilde sunmakla mümkündür. Ancak bu, hâlâ yeterince sağlanabilmiş bir durum değildir. Herkes, kendi kimliğini kendisi tanımlayabilmeli ve bu tanımlama toplumsal baskılardan arınmış olmalıdır.
Sonuç: Kendi Kendine Var Olmak ve Toplumsal Gerçeklik
“Bir şey kendi kendine var olabilir mi?” sorusunun cevabı, sadece bireysel bir sorgulama değil, aynı zamanda toplumsal bir mesele olarak da karşımıza çıkar. Toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet bağlamında, bireylerin kendiliklerini özgürce ifade etmeleri ve toplumsal normlardan bağımsız olarak var olmaları, toplumun daha adil ve eşit bir hale gelmesiyle mümkün olacaktır. Bugün, her bireyin kendini tanımlama ve var olma hakkı üzerine yapılan tartışmalar, bu sorunun güncelliğini ve toplumsal önemini gösteriyor. Kendi kendine var olma, her bir bireye, kimliklerinden bağımsız olarak hak ettiği alanı tanımakla mümkün olacaktır.